Tek suçu sevmekti onun. Dinini kendi seçmemişti fakirliğide ve İstanbul’un en hazin hikayelerinin yaşandığı Gazi mahallesinde doğmayı da. Genç yaşında fabrikada çalışmak ve ya alışık olduğu yaşamda tek nefes alışı güvercinlerle yaşamakta onun tercihi değildi. O hayatında tek seçim yaptı ve ardında durdu. Bir çok hatasının yanında ilk defa ayakları sağlam basan duruş sergiledi. Sonrası çöplükte bulunan cesediydi.

Başka Semtin Çocukları’nda olaylar tam da alevi Veysel’le sunni aile kızı Saadet’in sevdasıyla başlar. İki ailede ilişkilerine karşıdır. Ailelerin araya girişi ile karışan işler Veysel’in ölümü ile sona erer. Veysel’in askerdeki abisi ancak onun cenazesine yetişir. Güneydoğuda askerliği biten Semih şimdi de kardeşinin intikamı için çaresiz bir arayış ve acımasız bir savaşın içindedir. Her şeyin makul sayıldığı bu hikayede bilinmez yolculukta harcanan sadece Veysel’in hayatı değildir.

Gelişen Dünya ve içinde konumlanan kozmopolitlerin yaşadığı travmalardan başlayıp, özellikle ülkemiz için artık normalleşme halini alan dini çekişmenin bir arada sunulduğu bir film. Yönetmen, fakir ve inandıkları dinlerde tutucu olanların gözle görülmeyen ama varlığı aşikarane olan hudutların üzeredinde geziyor ve kanıksadığımız, artık çoğumuz için gündelik hayatın trajik olayları sayılan konuları işliyor.  Bölgenin kendine  has iç dinamikleri mahalle gençlerinin bölge dışına çıkabilmeyi kurtuluş olarak görmeleri ve gençlik çabalarının genelin bu konu üzerinde birleşmesi ile aslında farklı kültür, etnik köken ve dinsel inançlı insanların ortak kaygı ve paydasını gösteriyor.  Yönetmen koltuğunda gördüğümüz Aydın Bulut’un 1995’te Gazi Mahallesinde çıkan olaylar sonrası orada olanların belgeseliyle başlıyor bölgeye sevdası. Sonrasında çektiği dizilerde de oradaki meskenleri mekan olarak belleyip önümüze sermişti.  Aydın Bulut bu filmde senaryoyada katkıda bulunuyor ve Serkan Turhan’la hikayeyi paylaşıyor.

Bu noktada kendi açımdan yaşadığım bir anı onların bazen nasıl bir dışlanmışlığa maruz kaldıklarına dair küçük bir anektot olabilir. Bir arkadaşım staj dolayısı ile İstanbul’un taşra denebilecek bölgesinde bir sağlık ocağına gider. Bir aylık süreç sonrasındaki bir görüşmemizdeki ”Londra’da kendimi daha çok evimde hissettim.” yorumu hem düşündürücü hem de kaygılandırıcıydı.  Bu tip yadırgamalar ve dışlanmışlığın içinde kendi iç sorunsallarınıda çözmek pek mümkün olamıyor bu tip bölgeler için.

Filme geri dönersek  sert mizaçların hüküm sürdüğü ve gündelik ağızın kimileri için alışık olmadığı versiyonuyla desteklendiği içimizden bir hikaye. Filmin sonu birden bağlanıp hadi çok izlediniz bu kadar yeter dermişcesine nihayete ermesi film adına söyleyebileceğim ilk eleştirisel vaka. Yanı sıra  ah keşke bunlarda eklense dediğim konular, durumlar olsa da hikaye bir çok esası başarı ile yerine getiriyor.  Daha fazlasını işlemek toplum psikolojisinde tepki çekecek olayalara yol açabileceği için öykünün bu noktalarda kalması anlaşılabilir bir durum. Diğer bir sıkıntı ise ülkemizde çokça işlenmeyen belki söylenmekten kaçınılan bu konuların arasına doğuda askerlik konusunu eklenmeseymiş belki sondaki sıkışma yaşanmayacak ve çokça anlatılan bu konu diğerlerinin arasında algıyı dağıtmayacaktı. Bazı karakterlerin hatları  kalın çizgiler ile çizilmiş ve bu sayede seyirci ile güçlü bağlar kurabiliyorken bazırları ise sadece bir hayattan bir kesit olarak görevlerini yapıp sahnelerden çıkan figürler olarak kalmış.

Film görsel anlamda da bir bütünlüğü sağlıyor. Hikaye örgüsündeki sertliğe uygun olarak film kontrastı yüksek ve keskin renklerle destekleniyor.  Yönetmen algılarda bırakmak istediği izi tam kıvamında tutabilmiş. Savaş sahneleri, yağmur sahneleri ve gelip giden geridönüşlerle desteklenen film belki klişe diyebileceğimiz bu durumları güzel bir şekilde yansıtabilmiş ve filmler için tehlike arz eden konuları bizim için keyifli hale getirmiş. Kullanılan parelel kurgu ile birlikte desteklenen görsel özellikler filmi iyi noktalara taşıyor.

Genel açıdan oyuncuların performansı etkileyici. Kendi açımdan Bülent İnal’ın ve Eyşam Özhim’in filmdeki performansları takdire şayan. Ana hikayenin oldukça kenarında karakterler canladırmalarına rağmen onlara kattıkları duruş ve duygusal düzeyle belki de ana karakterlerden daha çok akılda iz bırakıyorlar. Ertan Saban’da çetin askerlik şartlarında akli dengesini kaybetmiş ve hala kendisini asker olarak görmekte ısrar eden Gürdal karakteriyle kendiden beklenilenin üzerine çıkarak dikkatleri oldukça üzerine çekiyor.

Son olarak film değindiği değinmediği konularla cesur bir tavır gösteriyor. Eğer şehrin arka sokaklarında neler döndüğünü, başka semtin çocukları hangi şartlarda yetişiyor az da olsa merak ediyorsanız bu film beklentilerinizi karşılayacak düzeyde. “Gemide” ve “Laleli’de bir azize” ile sinemamızda yer bulan bu tarz filmler dramatik yapıları ve gerçek hayattan yansıttıkları ile seyircisini bulacağını tahmin ediyorum.

Mehmetali Batmaz